RUNWAY ISTANBUL

RÖPORTAJ

Şebnem Buhara: "İyi tasarım çoğu zaman kendini göstermeye çalışmıyor. Gerektiği kadar var oluyor."

People • Runway Istanbul

Melike Yörükoğlu·
Fotoğraflar: : Cengiz Dikbaş·

Mimar, tasarımcı ve BOU Design Studio'nun kurucusu Şebnem Buhara ile tasarımın zamansızlığı, ışığın mimarideki rolü, malzemeyle kurduğu ilişki, uluslararası tasarım yolculuğu ve bugün lüksün onun için ne ifade ettiği üzerine konuştuk.

Şebnem Buhara
Şebnem Buhara

Mimar, tasarımcı ve BOU Design Studio'nun kurucusu Şebnem Buhara, tasarımı yalnızca estetik bir mesele olarak değil, bir düşünme ve yaşama biçimi olarak ele alıyor. Konuttan otele, objeden koleksiyon tasarımına uzanan üretimlerinde gösterişten çok dengeyi, trendlerden çok zamansızlığı önceliklendiriyor.

Bağlamla kurduğu ilişki, ışığa verdiği önem ve malzemeye yaklaşımı, her projesinde ortak bir tasarım dili oluşturuyor. Milano'dan Londra'ya uzanan uluslararası yolculuğunda ise değişen trendlerden çok, zamana direnen bir tasarım anlayışını merkeze alıyor.

Tasarım Bir Meslek Değil, Bir Bakış Açısı

Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi tasarım dünyasına taşıyan en belirleyici dönüm noktası neydi? Tasarımın sizin için bir meslekten çok bir yaşam biçimine dönüştüğü anı hatırlıyor musunuz?

Sanırım bunu tek bir ana bağlayamam.

Tasarım benim hayatıma bir anda girmedi; hep oradaydı. Çocukken de girdiğim mekânları incelerdim, eşyaların yerini değiştirirdim, neden bazı yerlerde kendimi daha iyi hissettiğimi anlamaya çalışırdım. O zaman bunun mesleğim olacağını bilmiyordum ama bugün dönüp bakınca ipuçları çok net.

Mimar Sinan'daki eğitim bana bir disiplin kazandırdı ama tasarımın benim için bir yaşam biçimine dönüşmesi, ofis açtıktan ve gerçek hayatın içinde üretmeye başladıktan sonra oldu. Çünkü o noktadan sonra sadece proje üretmiyordum; gittiğim şehirleri, bir restoranı, bir galeriyi, hatta bir otel lobisini bile aynı gözle okumaya başlamıştım.

Artık tasarım benim için mesai saatleri içinde yapılan bir iş değil.

Dünyayı algılama biçimim.

Mimarlık, iç mimarlık ve obje tasarımı arasında özgürce hareket ediyorsunuz. Ölçek değişse de değişmeyen tasarım prensipleriniz neler?

Ölçek değişiyor ama bakış açım değişmiyor.

İster bir otel tasarlayayım ister tek bir sehpa… Önce kendime şu soruyu soruyorum:

"Bu gerçekten ait olduğu yere ait mi?"

Ben tasarımın bağlamla ilişki kurmasına çok önem veriyorum. Aynı projeyi başka bir arsaya ya da başka bir şehre taşıyabiliyorsanız, bence eksik kalan bir şey vardır.

Bir de oran…

Sanırım en çok üzerinde durduğum konu bu. Bazen doğru oran, en pahalı malzemeden çok daha büyük fark yaratıyor.

Yıllar içinde şunu öğrendim: 

İyi tasarım çoğu zaman kendini göstermeye çalışmıyor.

Gerektiği kadar var oluyor.

Bir bina, bir iç mekân ve bir obje… Tasarımcı olarak sizi en çok hangisi özgürleştiriyor? Farklı ölçeklerde üretmek düşünme biçiminizi nasıl etkiliyor?

Her birinin bende uyandırdığı duygu farklı.

Mimari çok büyük bir sorumluluk.

İç mimarlık o yapıya karakter kazandırıyor.

Obje ise en saf ifade alanı.

Son birkaç yıldır obje tasarımına daha fazla zaman ayırıyorum. Çünkü orada fikir çok yoğunlaşıyor. Küçük bir ölçekte bile malzemeyle, ışıkla ve oranla kurduğunuz ilişki çok daha görünür oluyor.

Ama aslında hepsi birbirini besliyor.

Bir koleksiyon parçası üzerinde çalışırken öğrendiğim bir detay, bazen bir otel projesine taşınıyor. Büyük ölçekte çözdüğüm bir problem ise bir objenin başlangıç fikri olabiliyor.

Ben bunları ayrı disiplinler olarak görmüyorum.

Aynı dilin farklı ölçekleri gibi düşünüyorum.

BOU Design Studio'yu kurarken nasıl bir tasarım anlayışı ortaya koymayı hedeflediniz? Bugün o ilk vizyonunuzun ne kadarını koruduğunuzu düşünüyorsunuz?

En başından beri amacım belli bir stil oluşturmak değildi.

İnsanlar bazen tasarımcıları belirli bir estetikle özdeşleştiriyor ama ben bunun biraz sınırlayıcı olduğunu düşünüyorum. Benim istediğim şey, her projenin kendi kimliğini bulmasıydı.

Bu yüzden hiçbir zaman trendleri takip eden bir ofis olmadık.

Önce dinlemeyi tercih ettik.

Yeri anlamayı…

Kullanıcıyı anlamayı…

Işığı anlamayı…

Bugün geriye baktığımda değişen çok şey var; deneyimimiz, ölçeğimiz, çalıştığımız coğrafyalar…

Ama çalışma biçimimiz aynı.

Hâlâ acele etmiyoruz.

Hâlâ doğru fikrin biraz zamana ihtiyacı olduğuna inanıyoruz.

BOU Design Studio'nun estetik dünyasını nasıl tanımlarsınız? Bir projeye baktığınızda "Bu kesin BOU işi." dedirten ortak karakteristikler nelerdir?

Sanırım en çok duyduğum yorum şu oluyor:

"Burada gereksiz hiçbir şey yok."

Bu hoşuma gidiyor.

Çünkü tasarım anlayışımız tam olarak bunun üzerine kurulu.

Bir çizginin de, bir boşluğun da, kullanılan malzemenin de bir nedeni olmalı.

Doğal malzemelerle çalışmayı seviyoruz ama mesele malzemenin kendisi değil; onu nasıl kullandığınız.

Işığın taşın üzerinde bıraktığı etki de tasarımın bir parçası.

Gölgenin oluşturduğu derinlik de.

İnsanların projelerimize baktığında belirli bir stile değil, belirli bir tavra rastlamasını isterim.

Sakin ama güçlü.

Gösterişli olmadan akılda kalan.

Şebnem Buhara: "İyi tasarım çoğu zaman kendini göstermeye çalışmıyor. Gerektiği kadar var oluyor."

Bir projeye başlarken sizi en çok yönlendiren nedir? Mekânın hikâyesi mi, kullanıcı mı, malzeme mi, yoksa hissettirmek istediğiniz duygu mu?

Her projeye aynı yerden başlamıyorum.

Bazen bulunduğu coğrafya bütün tasarımı belirliyor. Bazen kullanıcıyla yaptığımız ilk sohbet. Bazen de yapının kendi potansiyeli.

Ama değişmeyen bir şey var:

Önce anlamaya çalışıyorum.

Çünkü iyi tasarımın, cevap vermeden önce doğru soruları sorması gerektiğine inanıyorum.

Projeye başlamadan önce kendime uzun uzun, "Burada nasıl bir etki yaratacağım?" diye sormuyorum.

Daha çok, "Bu mekânın gerçekten neye ihtiyacı var?" diye düşünüyorum.

Bence tasarım biraz da egoyu geri çekebilmek.

Çünkü en başarılı projeler, tasarımcının en çok göründüğü değil; mekânın en doğal hâline ulaşabildiği projeler oluyor.

Projelerinizde ışık en güçlü tasarım malzemelerinden biri gibi hissediliyor. Sizce iyi bir aydınlatma bir mekânın atmosferini nasıl dönüştürür?

Işık bence bir mekânda en son düşünülecek konu değil, tam tersine en baştan tasarımın içinde olması gereken bir unsur.

Çünkü aynı mekânı, aynı malzemeleri kullanabilirsiniz ama ışık değiştiği anda bambaşka bir atmosfer ortaya çıkar.

Ben doğal ışığı çok önemsiyorum.

Gün içinde değişen ışığı izlemeyi seviyorum.

Sabahın yumuşaklığıyla akşamüstü ışığının oluşturduğu gölgeler, aynı mekânı iki farklı karaktere dönüştürebiliyor.

Yapay aydınlatmada ise hiçbir zaman gösterişli çözümler peşinde olmadım.

İyi aydınlatma kendini göstermemeli.

Mekânı görünür kılmalı.

Bence insanlar bazen nedenini tarif edemese de iyi ışıkla kurulmuş bir ilişkiyi hissediyor.

Bir mekân tasarlarken aydınlatmayı sürecin hangi aşamasında düşünmeye başlıyorsunuz? Işık sizin için mimarinin ayrılmaz bir parçası mı, yoksa son dokunuşu mu?

İlk eskizden itibaren.

Ben aydınlatmayı sonradan eklenen bir katman gibi görmüyorum.

Çünkü ışık, mekânın nasıl okunacağını belirleyen en önemli unsurlardan biri.

Bir duvarın yüksekliği, bir nişin derinliği, kullandığınız doğal taşın dokusu…

Bunların hepsi ışıkla birlikte anlam kazanıyor.

Bu yüzden projelerimizde mimari, iç mimari ve aydınlatma birbirinden bağımsız ilerlemez.

Aynı anda gelişir.

Bazen bir ışık detayı için planı değiştirdiğimiz olur.

Çünkü sonunda insanların hatırladığı şey çoğu zaman armatür değil, atmosfer oluyor.

Malzemelerle ilişkiniz oldukça güçlü. Dokunmadan karar veremediğiniz, üretim sürecinizde size yön veren malzemeler var mı?

Kesinlikle.

Ben malzemeye bilgisayar ekranından bakarak karar verebilen biri değilim.

Mutlaka dokunmam gerekiyor.

Ağırlığını hissetmek, yüzeyini görmek, gün ışığında nasıl davrandığını izlemek benim için sürecin bir parçası.

Doğal taşla çalışmayı çok seviyorum çünkü birbirinin aynısı iki plaka yok.

Ahşap yaş aldıkça güzelleşiyor.

Bronz ise zamanla kendi karakterini oluşturuyor.

Aslında kusursuz yüzeylerden çok, yaşadıkça değişen malzemeler ilgimi çekiyor.

Çünkü bana göre tasarım da biraz böyle olmalı.

İlk günkü kadar güzel olmak değil, yıllar geçtikçe daha anlamlı hâle gelmek.

Son yıllarda collectible design kavramı giderek daha görünür hâle geldi. Siz bu yaklaşımı nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bir objeyi koleksiyon değeri taşıyan bir tasarım parçasına dönüştüren nedir?

Collectible design'ı hiçbir zaman sadece limitli sayıda üretilen bir obje olarak görmedim.

Benim için asıl değer; fikrin, zanaatin ve üretim kalitesinin aynı noktada buluşması.

Bugün çok fazla ürün tasarlanıyor ama çok azı karakter taşıyor.

Bence koleksiyon değeri dediğimiz şey de tam burada başlıyor.

Bir obje sizi ilk bakışta etkileyebilir ama yıllar sonra hâlâ aynı ilişkiyi kurabiliyorsanız, işte o zaman kalıcı oluyor.

BOU Atelier'de de tam olarak bunu hedefliyoruz.

Seri üretimin hızından uzak, üreticisinin izini taşıyan, malzemesiyle yaşlanan ve zaman içinde değer kazanan parçalar üretmek.

Çünkü iyi bir obje yalnızca kullanılmaz; zamanla hayatınıza karışır.

Şebnem Buhara: "İyi tasarım çoğu zaman kendini göstermeye çalışmıyor. Gerektiği kadar var oluyor."

Tasarımlarınız çoğu zaman işlevsel olmanın ötesinde sanatsal bir ifade taşıyor. Kendinizi yalnızca bir tasarımcı olarak mı tanımlıyorsunuz, yoksa sanatla kurduğunuz bağı farklı bir yerde mi görüyorsunuz?

Ben kendimi tanımlamak konusunda çok rahat biri değilim.

Tasarımcı demek de doğru, iç mimar demek de… Ama yaptığım işin tek bir başlık altında toplanabildiğini düşünmüyorum.

Beni en çok heyecanlandıran şey, bir fikrin fiziksel bir karşılık bulması.

Bu bazen bir mekân oluyor, bazen bir mobilya, bazen de tek başına duran bir obje.

Sanatla kurduğum ilişki de burada başlıyor.

Çünkü sanat bana doğru cevaplar vermiyor; doğru soruları sorduruyor.

Tasarım ise o soruların günlük hayatın içinde nasıl karşılık bulacağını araştırıyor.

İkisini birbirinden ayırmaya hiç ihtiyaç duymadım.

Sanat yaşamınızda nasıl bir yer tutuyor? Bir sanat eserini birlikte yaşayacağınız bir parçaya dönüştüren şey nedir?

Sanat benim için duvara asılan bir şey değil.

Yaşadığınız mekânın ritmini değiştiren bir şey.

Bir esere her gün bakıp her seferinde başka bir ayrıntı keşfediyorsanız, onunla gerçekten yaşamaya başlamışsınız demektir.

Tasarladığım objeler için de aynı duyguyu arıyorum.

İnsanların sadece ihtiyaç duydukları için kullandıkları değil, bağ kurdukları parçalar üretmek istiyorum.

Belki bu yüzden evimde de en değer verdiğim şeyler en pahalı olanlar değil.

Bir sanatçıdan aldığım küçük bir seramik, yıllar önce bulduğum eski bir sandalye ya da seyahatten getirdiğim sıradan bir taş…

Her biri bana bir zamanı, bir yeri, bir hissi hatırlatıyor.

Sanırım iyi tasarımın da en güzel tarafı bu.

Hayatınıza sessizce yerleşiyor ve zamanla sizin hikâyenizin bir parçası oluyor.

Çocukluğunuzda sanatın ve üretmenin hayatınızdaki yeri neydi? Bugün dönüp baktığınızda, ailenizin estetik bakışınız üzerindeki etkisini hissediyor musunuz?

Çocukluğumda üretmek çok doğal bir şeydi.

Sürekli çizerdim, keserdim, bir şeyleri dönüştürmeye çalışırdım.

O zaman bunun tasarım olduğunu bilmiyordum tabii.

Sadece merak ediyordum.

Geriye dönüp baktığımda ailemin bana en büyük katkısının estetikten çok özgürlük olduğunu düşünüyorum.

Merak etmeme, denememe, hata yapmama izin verdiler.

Bence yaratıcılık tam da böyle gelişiyor.

Estetik bakışım ise zaman içinde oluştu.

Seyahat ederek, müzelerde vakit geçirerek, farklı kültürleri gözlemleyerek…

Bir tasarımcı aslında okuldan mezun olduğu gün değil, merak etmeyi bıraktığı gün gelişmeyi bırakıyor.

Ben hâlâ öğreniyorum.

Sanırım bu mesleğin en sevdiğim tarafı da bu.

CASA International ile başlayan uluslararası yolculuğunuzda Milano Design Week ve ardından Londra'daki tasarım platformlarında yer aldınız. Farklı şehirlerde üretimlerinizi paylaşmak, tasarıma bakışınızı nasıl dönüştürdü?

İlk kez işinizi uluslararası bir platformda sergilediğinizde ister istemez bir heyecan oluyor.

İnsan, yaptığı işin farklı kültürlerde nasıl karşılık bulacağını merak ediyor.

Ama Milano'da şunu fark ettim:

İyi tasarımın gerçekten ortak bir dili var.

Orada insanlar önce malzemeye bakıyor.

Sonra üretim kalitesine.

Ardından fikre.

Bu sıralama bana çok tanıdık geldi çünkü ben de yıllardır tasarıma aynı yerden yaklaşıyorum.

Londra'da ise daha özgür bir atmosfer hissettim.

Farklı disiplinlerin bir araya gelmesinden çekinmeyen bir yaklaşım var.

Tasarıma sadece mobilya ya da iç mimarlık olarak değil, kültürün bir parçası olarak bakıyorlar.

Bu deneyimler beni değiştirmekten çok, kendi dilime daha fazla güvenmemi sağladı.

Her yeni şehir bana başka biri olmayı değil, kim olduğumu daha iyi anlatmayı öğretti.

Bugün tasarım dünyasının farklı merkezleri; Milano, Londra, Paris gibi şehirler sizce birbirlerinden nasıl ayrışıyor? Bir tasarımcı olarak her birinden farklı neler öğreniyorsunuz?

Her şehrin tasarımla kurduğu ilişki farklı.

Milano bana disiplin ve üretim kültürünü hatırlatıyor.

Orada detay tesadüf değil; yılların birikimi.

Paris daha rafine.

Daha sessiz ama çok güçlü.

Malzemeyle kurduğu ilişki çok zarif.

Gösterişten uzak ama özgüveni yüksek.

Londra ise daha cesur.

Yeni fikirlere alan açıyor.

Farklı disiplinleri yan yana getirmekten çekinmiyor.

Ama bütün bu şehirlerin ortak bir özelliği var.

Hiçbiri sadece trend üretmeye çalışmıyor.

Hepsinin kendi kültürel hafızası var.

Bence tasarımcı için en değerli şey de bu.

Başka şehirlerden ilham almak ama sonunda kendi sesini bulabilmek.

Şebnem Buhara: "İyi tasarım çoğu zaman kendini göstermeye çalışmıyor. Gerektiği kadar var oluyor."

İstanbul'un katmanlı yapısı, ışığı ve ritmi üretimlerinize nasıl yansıyor? Bu şehir sizi bugün hâlâ şaşırtabiliyor mu?

İstanbul'la yaşamak bazen çok zor, bazen de çok ilham verici.

Bu şehir sürekli değişiyor ama aynı zamanda hafızasını da koruyor. Belki beni en çok etkileyen tarafı bu.

Bir sokakta yüz yıllık bir yapı görüyorsunuz, birkaç adım sonra tamamen farklı bir dönem başlıyor. Bu katmanlı yapı ister istemez düşünme biçiminizi de etkiliyor.

Bir de Boğaz'ın ışığı…

Sanırım dünyanın en güzel ışıklarından biri burada.

Gün içinde defalarca değişiyor ve aynı cepheyi her saat yeniden yorumluyor.

İstanbul hâlâ beni şaşırtıyor.

İyi ki de şaşırtıyor.

Çünkü tasarımcı için merak duygusunu kaybetmek en büyük risk.

Sizce bir mekânı gerçekten unutulmaz yapan nedir? İnsanlar bir mekândan ayrıldıktan yıllar sonra akıllarında en çok ne kalır?

Bir mekânı unutulmaz yapan şey, ne kadar pahalı olduğu değil; size ne hissettirdiğidir.

İnsanlar çoğu zaman kullandığınız taşı ya da markayı hatırlamaz.

Ama o mekânda rahat nefes alıp almadığını hatırlar.

Kendini iyi hissedip hissetmediğini hatırlar.

Orada zaman geçirmek isteyip istemediğini hatırlar.

Ben tasarım yaparken bunu düşünmeye çalışıyorum.

Bir mekânın insanların önüne geçmesini değil, onların hayatına doğal biçimde eşlik etmesini önemsiyorum.

İyi tasarım biraz görünmez olmayı da bilmeli.

İyi tasarımın gündelik yaşamımız üzerindeki etkisini nasıl tanımlarsınız?

İyi tasarım bence hayatı dramatik şekilde değiştirmiyor.

Ama her günü biraz daha iyi hâle getiriyor.

Sabah perdeleri açtığınızda içeri giren ışık, elinizi uzattığınız kapı kolunun hissi, masanın etrafında kurulan sohbet…

Bunların hepsi tasarımın konusu.

O yüzden ben iyi tasarımı lüks olarak görmüyorum.

İyi tasarım, günlük hayatın kalitesini yükselten sessiz bir eşlikçi.

Fark edilmeye çalışmıyor.

Hayatı kolaylaştırıyor.

Ve bence en kalıcı tasarımlar da tam olarak bunu yapanlar.

Yoğun çalışma temponuzun dışında yelken yarışlarına da zaman ayırıyorsunuz. Denizde olmak size nasıl bir denge ya da bakış açısı kazandırıyor?

Deniz bana iyi geliyor çünkü sizi olduğunuz yere getiriyor.

Karada her şeyi planlayabilirsiniz ama denizde doğayla birlikte hareket etmeyi öğreniyorsunuz.

Rüzgârı değiştiremezsiniz; onu doğru okumaya çalışırsınız.

Yelken bana sabrı öğretti.

Doğru zamanı beklemeyi, bazen geri çekilmeyi, bazen de çok hızlı karar vermeyi…

Tasarım sürecinde de benzer bir denge var.

Her fikir ilk anda kendini göstermiyor.

Bazılarının olgunlaşması için zamana ihtiyacı oluyor.

Bir de ekip olmayı çok seviyorum.

Yarışta kimse tek başına kazanamıyor.

Tasarım ofisinde de aynı şey geçerli.

En iyi projeler, birbirini gerçekten dinleyen ekiplerle ortaya çıkıyor.

Bugün sizi en çok heyecanlandıran şey yeni bir proje mi, yeni bir malzeme mi, yoksa yeni bir fikir mi?

Kesinlikle yeni bir fikir.

Çünkü iyi bir fikir varsa, doğru proje de geliyor, doğru malzeme de sizi buluyor.

Bugün beni en çok heyecanlandıran şey, farklı disiplinlerin birbirine değdiği alanlar.

Mimarlığın, zanaatin, sanatın ve tasarımın kesiştiği noktalar…

Son yıllarda daha az üretip daha iyi üretme fikri bana çok yakın geliyor.

Kendimi tekrar etmek istemiyorum.

Her yeni işin bana da yeni bir şey öğretmesini istiyorum.

Sanırım yıllar geçtikçe insan daha çok şey yapmaya değil, gerçekten söyleyecek sözü olan işler üretmeye odaklanıyor.

Şebnem Buhara: "İyi tasarım çoğu zaman kendini göstermeye çalışmıyor. Gerektiği kadar var oluyor."

Yakın dönemde üzerinde çalıştığınız projeler arasında bizimle paylaşabileceğiniz ipuçları var mı? Yeni koleksiyonlar, sergiler ya da farklı disiplinlerde üretimler görecek miyiz?

Son dönemde odağımızı biraz daha collectible design tarafına çevirdik.

El işçiliğini merkezine alan, doğal taş, bronz ve cam gibi zamana direnen malzemelerle çalıştığımız yeni koleksiyonlar üzerinde çalışıyoruz.

Bunun yanında konut, otel ve ofis projelerimiz de devam ediyor.

Bu iki alan aslında birbirini besliyor.

Mekân tasarlarken edindiğimiz deneyim obje tasarımına yansıyor; obje tasarımında öğrendiğimiz detaylar da mekânlara karakter kazandırıyor.

Önümüzdeki dönemde hem uluslararası tasarım haftalarında hem de farklı şehirlerde bu üretimleri daha görünür hâle getirmeyi hedefliyoruz.

Bugün sizin için lüks ne ifade ediyor?

Eskiden lüks daha çok sahip olmakla ilişkilendiriliyordu.

Bugün benim için lüks, seçim yapabilme özgürlüğü.

Zamanını nasıl kullanacağını seçebilmek…

İyi tasarlanmış birkaç parçayla yaşayabilmek…

Doğal ışık alan bir evde güne başlayabilmek…

Acele etmeyen mekânlarda vakit geçirmek…

Bence yeni lüks gösteriş değil; nitelik.

Daha az ama gerçekten iyi olanla yaşamak.****

Evinizde vazgeçemeyeceğiniz tek tasarım objesi var mı?

Tek bir parça söylemek zor.

Çünkü evimde en çok değer verdiğim objeler, satın aldıklarımdan çok zaman içinde biriktirdiklerim.

Bir sanatçının küçük bir seramiği…

Seyahatten getirdiğim sıradan bir taş…

Yıllardır benimle yaşayan eski bir sandalye…

Bunların her biri bana bir zamanı ve bir hikâyeyi hatırlatıyor.

Evimde kusursuz bir bütünlük aramıyorum.

Biraz yaşanmışlık…

Biraz hafıza…

Biraz da sürpriz seviyorum.

Sanırım bir evi ev yapan da tam olarak bu.

Eğer dünyanın herhangi bir yerinde, hiçbir sınır olmadan tek bir proje tasarlayabilecek olsaydınız, bu ne olurdu?

Doğayla gerçekten uyum içinde yaşayan bir yaşam alanı tasarlamak isterdim.

Manzarayla yarışmayan…

Bulunduğu yere saygı duyan…

Işığı gün boyunca takip eden…

İnsanı yavaşlatan…

Benim için iyi mimarlık hiçbir zaman kendini göstermekle ilgili olmadı.

Tam tersine, bulunduğu yere ait hissettirmekle ilgili oldu.

Belki hayalim de tam olarak bu.

İnsanların şehirden kaçmak için değil, kendilerine yaklaşmak için geldikleri bir yer tasarlamak.

Bir gün insanlar Şebnem Buhara'nın işlerine dönüp baktığında, en çok neyi hatırlamalarını isterdiniz?

İsmimi hatırlamalarından çok, tasarladığım mekânlarda nasıl hissettiklerini hatırlamalarını isterim.

Çünkü tasarımın gerçek değeri yıllar sonra ortaya çıkıyor.

Bir proje hâlâ doğal görünüyorsa, hâlâ kullanılıyorsa ve insanların hayatına aynı sakinlikle eşlik edebiliyorsa, doğru bir iş yapılmış demektir.

Ben hep bunun peşinden gittim.

Moda olanı değil, kalıcı olanı…

Gösterişli olanı değil, karakteri olanı…

Bir gün dönüp baktıklarında, "Burada kendimi hep iyi hissetmiştim." demeleri benim için alabileceğim en güzel teşekkür olur.

Hayatınız boyunca aldığınız ve bugün hâlâ aklınızda olan en iyi tavsiye neydi? Bu söz sizi nasıl etkiledi?

İlk işverenlerimden biri bana yıllar önce şöyle demişti:

"İçselleştirmediğin hiçbir işe imza atma."

Bu cümle yıllar içinde meslek hayatımın en önemli pusulalarından biri oldu.

Çünkü inanmadığınız, sizi temsil etmeyen bir işe sadece yapmak için imza attığınızda, o iş dönüp dolaşıp sizi buluyor.

Sonuçta ortaya koyduğunuz her şey sizin adınızı taşıyor.

Bu yüzden bugün bir projeye başlamadan önce kendime hep aynı soruyu soruyorum:

"Ben bunun arkasında yıllar sonra da aynı güvenle durabilir miyim?"

Cevap evetse yola çıkıyorum.

Değilse, ne kadar cazip görünürse görünsün o projeyi almamayı tercih ediyorum.

Sizi gerçekten tanıyan insanlar, tasarımcı kimliğinizin dışında en çok hangi özelliğinizi söylerdi?

Sanırım ilk söyleyecekleri şey, düşündüğümden daha komik biri olduğum olur.

Dışarıdan daha mesafeli ve ciddi göründüğümü söyleyen çok olur ama beni tanıyanlar iyi bir mizah duygum olduğunu bilir.

Bir de empati kurma tarafım çok güçlüdür.

İnsanları gerçekten dinlemeyi ve ne hissettiklerini anlamayı önemserim.

Belki de bu yüzden sadece insanlarla değil, tasarladığım mekânlarla da kolay bağ kurabiliyorum.

Sonuçta iyi bir tasarım biraz da karşınızdakini doğru anlayabilmekle başlıyor.

Yoğun temponuzun içinde size kendinizi gerçekten iyi hissettiren küçük bir ritüeliniz var mı?

Sabahın erken saatlerini çok seviyorum.

Telefon henüz çalmadan, gün başlamadan önceki o sessizlik bana iyi geliyor.

Kahvemi alıp birkaç sayfa kitap karıştırmak, bazen eski eskizlerime göz atmak ya da sadece düşünmek…

Gün içinde en yaratıcı fikirlerim genelde o sessiz anlarda geliyor.

Bir de ne kadar yoğun olursam olayım, gittiğim şehirlerde mutlaka sokaklarda yürümeye zaman ayırırım.

Bir şehri en iyi yürüyerek tanıyorsunuz.

Benim için ilhamın en güçlü kaynaklarından biri de bu.

Mesleğiniz boyunca sizi en çok zorlayan dönem neydi? Geriye dönüp baktığınızda o süreç size ne öğretti?

Kendi ofisimi kurduğum ilk yıllar diyebilirim.

Bir yandan tasarım yapıyor, bir yandan iş geliştiriyor, ekip yönetiyor, finansla ilgileniyordum.

Kimse o görünmeyen tarafı pek bilmiyor.

O süreç bana sadece iyi tasarım üretmenin yetmediğini; güçlü bir ekip kurmayı, sabırlı olmayı ve doğru zamanda doğru kararları vermeyi de öğrenmeniz gerektiğini gösterdi.

Geriye dönüp baktığımda beni en çok geliştiren dönem de aslında en çok zorlandığım dönem olmuş.

Bugün sizi en çok ne mutlu ediyor; yeni bir fikir bulmak mı, bir projenin tamamlanması mı, yoksa tasarladığınız bir mekânda insanların gerçekten mutlu olduğunu görmek mi? Neden?

Sanırım en çok üçüncüsü.

Bir projeyi teslim ettikten aylar sonra o mekâna yeniden gidip insanların orayı gerçekten sahiplendiğini görmek tarifsiz bir duygu.

Bir evde "Burada kendimizi çok iyi hissediyoruz." cümlesini duymak ya da bir otelde insanların vakit geçirmekten keyif aldığı alanlar oluşturabilmek benim için en büyük ödül.

Sonuçta tasarım sadece güzel görünen mekânlar yaratmak değil; insanların hayatına dokunabilmek.

Beni en çok mutlu eden de tam olarak bu.

Devamını Keşfedin